14 Ağustos 2009 Cuma

Teknoloji kullandığımız kadar gelişmiştir

Çok çelişkili bir ülkede yaşıyoruz. Dünya istatistiklerine bakınca birçok gelişmiş ülkeden daha yüksek oranda teknoloji kullanıyor gözüküyoruz.

Sadece rakamlara bakıp karar verilirse dünyanın en çalışkan, en teknolojik, en gelişmiş ülkelerinden biri gibi algılanmamız şaşırtıcı olmaz.
MSN kullanım oranlarında dünya üçüncüsüyüz, Facebook kullanımında dünya dördüncüsüyüz, cep telefonu kullanımında ilk ondayız, Friendfeed'i Twitter'dan daha çok seviyoruz.
SMS kullanım rakamlarımız dünya ortalamasının üzerinde, Blogger.com kullanımında dünya sıralamasında ilk 10 içerisindeyiz.
Peki bu rakamlar ne ifade ediyor? Evet Türkiye'de çok yoğun Internet ve cep telefonu kullanıyoruz. Nüfusumuz genç ve yeni teknolojilere hemen adapte oluyoruz. Ancak teknolojiyi kullanma amacımız çok belirgin ve bize gösterileni değil istediğimizi seçip kullanıyoruz.
Türk halkı sohbet etmeyi, paylaşmayı, yeni insanlar tanımayı çok seviyor. Zaten kahve kültürü, kadınların düzenlediği günler hep bunun sonucu. Tabi teknoloji elimize geçince bu alışkanlıkları hemen yeni mecralara taşıyoruz. Friendfeed bunun çok güzel bir örneği. Twitter dünyada ortalığı kasıp kavururken bizde Friendfeed daha çok kullanılıyor çünkü Twitter daha monolog gibi gözükürken Friendfeed geçmişin IRC ortamını aratmayacak şekilde sohbet ve paylaşım dolu.
Beki neden bütün bunlardan bahsettim? Çünkü yıllardır konuşulan IPTV çalışmaları devam ediyor ve sürekli yurtdışı örnekler ve kullanım alışkanlıkları inceleniyor. Ancak diğer örneklerde olduğu gibi bir kurgu ile IPTV servisleri TV izleyicisine sunulursa ölü doğan bir servis olmaktan öteye gidemez.
Böyle bir ürünü konumlandırmak için Türkiye gerçeğini bilmek gerekiyor. Şu anda Dijital alıcılı hane sayısı 10 milyon civarındayken kalkıp bu evlere IPTV sokmak için iyi film, güzel kanallar, kullanım oranı düşük etkileşimli servislerden çok daha fazlasını vermek gerekiyor.
Verilmesi gereken servislerin ne olduğu sanırım yazımın ilk bölümünden çok net anlaşılıyor diye düşünüyorum. IPTV'yi TV izlemekten daha fazlası TV seyrederken paylaşmak ve sohbet etmek havasına sokarsak bu hizmet başarılı olur. Ben izlediğim bir programı izleyen başkalarını görebilsem, onlara mesaj atabilsem, programlara bir kumanda tuşu ile "like" yani beğeni ekleyebilsem, aynı zevklere sahip izleyicilerle gruplar oluşturabilsek, izlediğim bir programı sevdiklerime gönderebilsem, onların ekranında "Mete size bu programı tavsiye ediyor izlemek için OK tuşuna basınız" yazsa. Çok şey mi istiyorum?

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Yaşasın 3G geldi evlilikler kurtuldu

Aslında 3G yazısı yazmayacaktım ama son bir haftadır yapılan haberleri, köşe yazılarını ve programları görünce dayanamadım. Evet, 3G geldi, merak edenler hemen geçiş yaptı, bazı sorunlar yaşayandı, aksaklıklar zamanla giderildi veya giderilmeye devam edecek.
Bu arada 3G’ye geçenler neden geçtiklerini anlamadılar, değişen sadece Operatör logosunun altında beliren 3G logosu oldu. Buraya kadar sorun yok, zaten teknolojinin ihtiyaç halini alması, yeni servislerin çıkması zaman alacak. SMS ilk çıktığında insanlar birbirleri ile konuşmak yerine mesaj atmaya garip bakmıştı, anlam verememişti. Zaten SMS de ilk olarak duyma engelli vatandaşlara kolaylık olsun diye lanse edilmişti. Şu anda SMS’in ne işe yaradığını sorgulayan yok sanırım. 3G için de aynı süreç yaşanacak, biz cep telefonlarımızı masanın üstüne koymanın görgüsüzlük olarak bakıldığı bir kuşak olarak bunlara alışığız.
Peki, asıl sorun nerede? Yeni bir teknoloji gelmiş, bu teknolojinin günlük yaşamımızı etkileyecek birçok özelliği var. Hızlı Internet ve bunun yanında her zaman erişilir olmak. Ama bir haftadır herkes 3G’nin en az kullanılacak özelliği üzerine yüzlerce yazı yazıp, haber geçti. Dünya 3G servisleri içerisinde de en az kullanılan özellik olan “Görüntülü Konuşma” fonksiyonunun bu kadar konuşulmasının arkasında yatan ise aslında toplumsal psikolojimizi ortaya koyuyor.
Herkesin aklına ilk gelen çapkın erkeklerin bundan sonra daha dikkatli olması gerektiği gibi konular oldu. Yani bu mudur? 3G’nin hayatımıza katacağı tek şey erkeklerin daha az çapkınlık yapması veya daha kolay yakalanacak olması mıdır?
Demek ki 3G geldi Türk aile yapısı kurtuldu…

29 Temmuz 2009 Çarşamba

3G Evrim Geçirdi

Vodafone, Avea ve Turkcell’in 3G lansmanlarını seyrettikten sonra aslında 3G’nin bundan 5-6 yıl önceki söylemleri ile şimdikilerin ne kadar değiştiğini gördüm.
3G ilk duyulduğunda herkesin üzerinde durduğu servisler görüntülü konuşma, mobil tv gibi servislerdi. Herkes konuşurken karşımdakini göreceğim, cebimden televizyon seyredeceğim beklentisi içerisindeydi.
Ancak son yıllarda Internet’in artık yemek, su gibi hayatımızın bir parçası haline gelmesiyle birlikte 3G aslında evrim geçirdi. Hem operatörler, hem teknoloji ile yakından ilgilenenler aslında müşterilerin ihtiyaçlarının birbirlerini görerek konuşmak veya cep telefonunda televizyon seyretmek olmadığını anladılar. Asıl ihtiyaç mobil internet.
3G’nin ülkemize geç gelmesinin belki de tek faydası bu oldu. Yurtdışı tecrübeler, kullanım alışkanlıkları vs. sonucu bizim lansmanlar daha ayakları yere basar oldu. Tabi hala sokaktaki tüketici ve medya bu tip ilginç servisleri konuşuyor ama yeni çıkan bir ürünün haber değeri olması ve konuşulması için de bu gerekiyor.
Tüm dünyada 3G, mobil Internet olarak kullanılıyor ve ülkemizde de asıl kullanım alanı burada oluşacaktır. Operatörler 3G servisleri çıkarmaya çalışsalar da bunlar lansman ürünü olarak kalacak gibi gözüküyor.
Sonuç olarak 3G lansmanında operatörler doğru konumlandırma yaparak en azından yurtdışındaki eğilimleri iyi incelediklerini gösterdiler.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Neden bedava?

Bundan iki önceki yazımı bir soruyla bitirmiştim. Internet’te her şey bedava, peki neden? Neden şahıslar veya firmalar birçok içeriği, bilgiyi veya hizmeti bedava veriyorlar?
Bunun birkaç sebebi olabilir. Firmaların bedava vermesinin ana sebebi aslında anlaşılabilir, sonuçta markasını güçlendirmek, buradan müşteri kazanıp normal mecralardan satışlarını artıracak alışkanlıkları yaratmak vs.
Asıl yazımızın konusu olan şahıslara baktığımızda ilginç bir durum ile karşı karşıyayız. Yüzlerce blog üzerinden insanlar bilgilerini, tecrübelerini ve daha birçok değerli içeriği herkesle bedava paylaşıyor. Yemek tarifleri yayınlıyor, gezi yazılarına yer veriyor, teknolojik incelemeler yapıp ürünler ile ilgili raporlar hazırlıyor vs..
Burada ilk göze çarpan herkes kişisel reklamını yapmaya çalışıyor. Internet kişinin kendini bir marka haline getirebilmesi için en kolay ortam. Özellikle sosyal ağların artması ile birlikte insanlar en büyük yatırımı markalaşmaya yapıyor. Farkında mısınız bilmiyorum ama eskiden rumuz (nick) kavramı vardı, kimse Internet ortamında forumlarda, chat ortamlarında gerçek ismini paylaşmazdı. Ancak günümüzde Sosyal Ağlar üzerinde bırakın isim paylaşmayı nereye gittiğimizi, ne yediğimizi hem de resimli olarak paylaşır olduk.
Blog’lar üzerinde insanlar normalde basılı bir dergi içeriği kalitesinde bilgileri ve görselleri milyonlara ücretsiz dağıtır oldu.
Ayrıca yıllardır özendikleri Dergi yazarlarına, TV programcılarına da ulaşmanın kolay bir yolunu bulmuş oldular. Artık onlar da bir yazar, bir yapımcı veya bir araştırmacı gibi konumlandırılabiliyorlar.
Peki, neden markalaşmaya gidiyoruz?
Artık bir kağıda basılı CV firmalar için çok bir şey ifade etmemeye başladı, eleman alırken o kişinin sosyal hayatı, dolayısıyla Facebook, Twitter gibi ortamlardaki aktiviteleri, varsa blog’lardaki fikirleri çok daha önemli hale geldi. Kendi işini yapan insanlar için de aynı şey geçerli siz ne kadar marka olursanız o kadar çevre ediniyor ve ürününüzü pazarlarken daha fazla ciddiye alınıyorsunuz.
Sonuç olarak insanlar, marka olmak beklentisi ile ellerinde ne var ne yok Internet’e döküyorlar. Bazıları bunun sonucunda markalaşırken, Internet kullanıcıları da bedava içeriğin keyfini çıkarıyorlar.

14 Temmuz 2009 Salı

Sonunda İçerikler Dağıldı

Yıllardır süre gelen bir alışkanlık son zamanlarda ciddi bir şekilde tersine döndü. İçerik üreticileri yani büyük stüdyolar ve yapımcılar bundan 5 – 6 yıl öncesinde içeriklerini Internet’e koymaya bile sıcak bakmıyorlardı. Onlara göre Internet güvensiz bir mecraydı çünkü.
Koymaya karar verdikleri içerikleri de ancak kendi platformlarında yayınlıyor ya da ITunes gibi mecralarda büyük anlaşmaların ardından boy gösteriyorlardı. Amaç TV’de veya sinemalarda yayınlanan içerikleri sonrasında Internet üzerinden de satarak ek bir gelir kazanmaktı. Aradan geçen yıllarda bu işin hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Kimse elini cebine atım içeriğe para ödemiyordu.
Bunun sonucu olarak yapımcılar yine kendi sitelerinde ABC örneğinde olduğu gibi dizilerini TV’de yayınlanır yayınlanmaz, izletmeye başladılar, tabi ki bedava olarak ve başına reklam alarak. Aslında önceki modele göre başarılı bile oldular. Daha fazla trafik çektiler, reklamdan kazan elde etmeye başladılar ancak yine de büyük bir sorun vardı, artık Internet değişmişti, insanlar Internet’i Sosyal Ağlar üzerinden takip ediyordu. Bu nedenle sitelerine trafik çekmek çok kolay olmadı, özellikle Facebook gibi sitelerin neredeyse Video paylaşım platformuna dönüştüğü ortamda insanlar zaten kendilerini oyalayacak yasal veya yasal olmayan içeriklere rahatça ulaşabiliyor ve bunları çok kısa sürede binlerce kişiyle paylaşabiliyordu.
Tüm bunların sonucunda yeni bir kavram ortaya çıktı “Content Syndication”. Aslında tam Türkçe karşılığını oturtamadım ama “İçerik Paylaşımı” diye biliriz. Bunun en güzel örneğini Hulu.com gerçekleştirdi. Eskiden elindekini paylaşmayan stüdyoları elindekini dağıtmaya ikna etti ve Hulu.com’u Sosyal Ağlara açtı. Artık Hulu.com da bir dizi seyrediyorsanız bunu Facebook’taki arkadaşlarınızla paylaşabiliyorsunuz.
Facebook üzerinde yine Hulu.com’a ait olan Video Oynatıcı gözüküyor. Başında yine Hulu.com’da olduğu gibi reklam videosu dönüyor ve ardından içeriği izliyorsunuz. Her şey sonuna kadar yasal. Nihayet içerik üreticileri ve dağıtıcıları eski amaçlarına geri döndü, hazırladıkları web sitelerine değil, içeriklerine trafik almaları gerektiği akıllarına geldi.
Bu yöntem ne kadar başarılı olur zaman gösterecek ancak yine de bugüne kadar Internet üzerinde düşünülmüş video dağıtımı konusunda ayakları yere basan ilk model gibi duruyor.